Hasan Araptarlı – Yıkanmak istemeyen adama elveda

Yazan : Hasan Araptarlı

Ünsal hoca, en yakın arkadaşım Çınar’ın babasıydı. Hocam olmasının dışında, uzun yıllara dayalı, çoğu kahkahalarla hatırlanan bir geçmişimiz vardı. “Jurassic Park” adını taktığımız, Kadıkalesi’ndeki köy evinden, sinek beyinli ilk gençlik yıllarımızdan bugüne; kasıklarımızı çatlatan, gözyaşlarımıza acımayan onlarca billur gibi hikâye gizli çıkınımda. Yaklaşık bir ay kadar önce, Çınar babasıyla bir nehir söyleşi kitabı yapılmasını istediğini ve bunu benim yapmamı arzuladığını söyledi. Ünsal amcayla senelere dayanan hukukumuzdan aldığım cahil bir cesaretle kabul ettim. Hoca, o çok bilindik tevazuu içinde, “Benim hayatımın hiçbir önemi yok” diye, başlarda epey bir ayak direse de, baskılarımıza dayanamayarak kabul etti teklifimizi.
Sadece dört kez konuşabildik. Hoca, söyleyeceklerini tamamlayabilseydi, benzersiz bir kitaba dönüşeceğini düşündüğüm, çocukluk ve gençlik yıllarını içeren bu kayıtlardan derlediğim bir bölümü beraber okuyalım istiyorum.
* Babam matematik öğretmeniydi. Ben üç yaşındayken tayini çıkıyor ve Urfa’dan Aydın’a geçiyoruz. Aydın’ı ben, altı-yedi yaşlarındaki halimle, karışık hatıralarla hatırlıyorum. Günün birinde evimizin yakınındaki istasyon binasına gittiğimde, üç vagonlu, mavi bir trenin geldiğini gördüm. Bir sürü kalabalık… Orada, siyasal bakımdan hayatımda hatırladığım ilk bağırtılı çağırtılı toplantıya tanık oldum. Trende, Adnan Menderes ve arkadaşları varmış! Vagon camına yakın bir yerde “Yeter Söz Milletin” yazılı meşhur amblem. Bu, imbikten geçmiş bir söz, ezbere bir reklamcı lafı değil. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, ciğeri yanmış, hürriyet arayan, ikinci bir parti kurulacak diye heyecandan eşinen aydınlardan birinin lafı. Nâzım’ın dizelerinden deterjan reklamı yapan arkadaşların söylemek istediklerinin tam tersi yani. Aranan kurtuluşun dile gelmiş hali. Sıradan, küçük insanlarla dolu çevremizde, gördüğüm ilk büyük insandı Menderes. Menderes’in büyüklüğünü, 58-60’lı yıllarda Mülkiye’ye girdikten sonra anlayabildim. Neresi büyük, neresi çürük…

* Hürriyetin ne olduğunu merak etmem, sünnet yıllarımda amcamın aldığı bisikletle oldu. “15-20 dakika izin ver” deyip annemin gözetiminden kurtulur, Adapazarı’ndaki evimizden Sapanca gölüne kadar giderdim. Attila İlhan’ın şiirlerindeki gibi, nereye, ne amaçla gittiğini bilmeden limandan ayrılan bir vapur gibi geliyordu bana bisiklet.

* Devlet parasız yatılının sınavını kazanıp Balıkesir’e gittim. Halkevlerinin kütüphane müdürü bizim okula gelmiş. Hem müzik öğretmeni hem gene kütüphanede memur, garip bir adam. Müzik biliyor, milli eğitim klasiklerini okuyor, felsefe biliyor… Bir de, Barbaros Hayrettin geliyor, Yavuz Sultan Selim ağlıyor falan diye kitaplar okuyor. Bana farklı bir dünyanın kapılarını açtı.

* Dünyayı asıl fark etmem ise, hemen sonraki yıllarda elime geçen “Pazar Postası” diye bir dergi sayesinde oldu. Bunu Muzaffer Erdost çıkarıyordu. A. Korkut imzasıyla Korkut Boratav, Fethi Naci, Orhan Duru, Cemal Süreya ve daha başkalarının yazıları, eleştirileri, hikâyeleri… Tadına doyamıyordum yahu! Okuduğum şeylerin çoğu, yaşadığımız hayattaki çemberlerimi kıran, açıklayıcı şeylerdi. Kafam açılıyordu. Korkut Boratav’ın yazılarıyla, Can Yücel’in şiiri aynı dergide yer alıyorsa, ikisini birden izleme imkanı buluyorsan, ister istemez değişiyorsun. Yavuz Sultan Selim ağlıyor! Lan bana ne! Ama o yaşlarda çok hoşuma gidiyordu! Bil bakalım neden?

Ağlamak ve şarap
* Evden babamın kullandığı bisikletin arkasına oturup çarşıya giderdik. Babam yarı yolda ahbabı olan nalburda durur, iki laf ederlerdi. Bir gün vitrine bakarken bir de ne göreyim? Pompalı gaz ocağı, üzerinde “Made in Turkey” yazıyor! Babamın ahbabına sordum: “Bu ocak Türk malı mı?” “Hee yahu” dedi, “Türk malı”. Ağlamaya başladım. Tıpkı Yavuz Sultan Selim ağlıyor gibi. Anlatabiliyor muyum?

* Ağlamak küçüklükten kurtulmak adam olmak, büyük olmanın yoğun özlemi gibi geliyordu. Biz her şeyi öyle okuduk ama etrafımızda hödükler çoktu. Sünnet olduğum vakit Adapazarı’nın zengin adamlarından biri bana hediye getirdi. Yastığımın altına koydu. Ziya Gökalp, Türk’e Doğru! Ortaokula başlıyorum. Doğru yolu bulmam için, beni aydınlatmak amacıyla kitap getirmiş, Türk’e Doğru! Çok hoşuma gitti yani. Türkler nasıl büyük adam, büyük bir millet olacak, tarih falan filan. Umuda kapıldım. Okumaya başladım. Pastırma, Türk icadıymış! Hay Allah kahretmesin! Ulan Türkün büyüklüğü pastırma ile mi ölçülüyor? Pastırma bakkalda üç kuruş beş kuruş. Bu manyaklıklardan kurtulmaya karar verdim.

* Bunlardan kurtulmamı Victor Hugo, “Sefiller” sağladı. Victor Hugo, beni, orta derecede toplumsal kesimden bir adam olarak, kendi avluma çekti. Dünyayı bir vicdan meselesi olarak görmeye başlamamı, toplumsal bir sorun olarak algılamamı, düşünmemi sağladı.

* Resmi bayram günleri babam ve diğer öğretmenler süslenip püslenip kaymakamı ziyarete giderlerdi. Ben buna gücenmiyordum. “Sefiller”i okuduktan sonra, “Yahu kaymakamı ziyarete hep babam ve arkadaşları gidiyor, bu kaymakam hiç bizi ziyarete gelmiyor!” diye düşünmeye başladım. Bunu fark ettim. Çünkü, o zamanlar, bir aile öbür aileye çocuklarla haber salar, “Söyle Edip amcana, müsaitseler babamlar bir çay içmeye gelecekler” falan derdi. Giderdik, sonra da onlar bize gelirdi. Ben de düşündüm. Ulan, her bayram koyu takım elbiseli bir adam çıkıyor kürsüye konuşuyor, o konuşmadan önce babam ve onun gibi adamlar bunun elini öpmeye gidiyorlar. Bu, bende marazi bir hassasiyet uyandırmaya başladı. Bu hassasiyetin uyanmasında, Victor Hugo’nun “Sefiller”i büyük rol oynadı. Babamın kaymakam ziyaretine gitmesinin bende yarattığı kırgınlık, solcu olmamın başlangıcıdır.

* Lisede, yaramazlık yıllarımın başlangıcında, akşamları mütalaa saatlerinden sonra duvardan atlayıp şehre çıkar, şarap içerdik. Bu bana büyük bir keyif veriyordu. Başka türlü bir insan oluyordum. Okul yönetimi tarafından, aile tarafından, çevre tarafından dikkatle izleniyormuş gibi gözüken yasakların çiğnenmesi, insanın adam olmasında çok önemli bir aşama gibidir. İçilen şaraptan ötürü değil. Okuldan kaçıp içilen şarap, kişiliğini bulmanı, kendini korumanı ve belirli bir özgüveni sağladığı için. İnsanın kendini hissetmesi, bulması, geliştirmesi, yaşadığı olaylardan, yaramazlıklardan sonra oturup Dostoyevski okuması ya böyle olur, ya hiç olmaz. En hissedilmeyen ayıp, ülkenin hayatında siyasal yönden de kültürel yönden de olumlu bir yolu tercih etmek yerine, sistemin üzerine şemsiye tuttuğu gölgelik yerlerde sisteme göre yaşamayı kabul etmektir. İtirazsız yaşam, insanın gelişmesi açısından pek de iyi bir şey değildir.

İyi öğrenci ve Mülkiye
* İyi talebe sırf okuldaki derslerle değil onun etrafında yarattığı havayla, atmosferle belli olur. Tembel gibi gözükür ama okulun tiyatro kolunda rol alır. İstediği kadar yetersiz olsun, bir Shakespeare piyesine çalışmak bile, seçkinlik alametidir. İleride adam olacağını gösteren bir şeydir. Diğer arkadaşlardan kaymakam vekili, kaymakam, vali falan olur ama bundan daha başka türlü bir adam olur. Aç sefil yaşar belki, parlak günleri olmaz. İnsan olarak onun öyle kalmasının sorumluluğu öteki aptal eşekler topluluğuna aittir. Toplumun bunları fark etmeyişi de, toplumdaki geçerli hayat tarzı ile herkese aşılanan ideolojik bir saplantıdır. Çalışkan öğrenci, çalışkan öğrenci… Ama sonunda çalışkan öğrencilerin yarıya yakını vatan haini olup çıkıyor. Rüşvet alarak, hırsızlık yaparak, Irak’a müdahale edelim diyerek, günümüzde örnekleri çok. Takım elbise giymeyi, iyi restoranlarda yemek yemeyi öğrendikleri halde, ülkemizdeki yürek burkan, iç karartan savaşa bir türlü dur diyemeyen ve bunu marazi duygularla, parti başkanlığını kaybetmemek için yapan bütün bu azılı vatanseverler okulları birinci, ikinci olarak bitirdiler. Sınıfın beşinci onuncu öğrencisi olmak, öbür taraftan şiirle falan tanışmak iyi bir şeydir.

* “Pazar Postası” ve oraya yazı yazanlarla, daha sonraki yıllarda Siyasal’ı kazanınca tanışma imkânı bulmam, içimi büyük bir yaşama sevinciyle doldurdu. Hayata sıradan olmayan bir biçimde bakmanın getirdiği her türlü kazancı burada edindim. Mülkiye kantininde oturuyorum. Cemal Süreya, Fethi Naci, Ece Ayhan, İlhan Berk, Taner Timur, Ergin Günçe, Mehmet Genç… Böyle adamları görüyorum. Uzaktan uzağa kulak verip iyi şiirin ne olduğunu öğreniyorum. Bilmediğim hangi kitabı duysam, kütüphaneden buluyorum ve okuyorum. Maxim Gorki, O. Henry, Tennessee Williams, Shakespeare… Bir de tabii zoraki okumalarım var, Marksist kitaplar… Bizim kantinimiz böyleydi, okuma salonu gibi.

* Mülkiye, bir yandan giyinmesini, kravat takmayı bilen, İzmir’in, İstanbul’un varlıklı ailelerinin çocuklarına bakarak, bizim birçok şeyi öğrenmemizi sağlayan, bir yandan da inanılmaz şekilde billurlaşmış bir vatan, millet sevgisi kazandığımız ocaktı. Kızlarla konuşmayı orada öğrendik, iyice lokantalarda yemek yemeyi orada öğrendik, ağzımızı burnumuzu şapırdatmadan, yediğimiz yemekleri dökmeden saçmadan yemeyi orada öğrendik. Masanın ucunda da olsa, hocalarımızla beraber yemek yiyebildiğimiz bir hayatı öğretti bize, Mülkiye.

* Bu ortam, 1960’lardan sonra, 27 Mayıs ve sonrasındaki planlı ekonomi döneminde, dünyaya bakışı birbirine yakın, biraz mesafeli olsa bile birbirini tanıyan, o tanışıklık sayesinde birbirine güvenen mebzul miktarda hariciyeci, iktisatçı, planlamacı, idareci, polis kazandırdı Türkiye’ye. Mülkiye’den çıkıp planlama ile ilgili hiçbir bilgisi, sempatisi olmasa da, arkadaşlarından iki-üç tanesi planlamaya girdiği için, planlı ekonomiye geçmenin korkutucu bir tarafı olmadığını kalbinden anlayan Ankara emniyet müdürü, sırf oradan çıkan Ergin Günçe’yi, Yalçın Küçük’ü tanıdığı için, Türkiye birtakım şeylere, daha rahat, daha emin bir şekilde geçebildi. İdeoloji mideoloji sayesinde değil. Gündelik hayat, beraber yiyip içip, bilmem ne yapmanın getirdiği yakınlıktan yola çıkan bir dostluk, anlayış farkı. Ocaklı olmak. Cemal Süreya’nın kullandığı ifadeyle, aynı haranın çocukları olmak…
Ünsal Oskay’ın yamacında soluklanmak, hayata kapılarını açmayı öğretir insana. Başkasının sınırlarını çizdiği bir yaşama rıza göstermemeyi, direnmeyi, kafa tutmayı, daha güzel olanı, doğruyu aramayı öğretir. Düzenle uzlaşmamayı, sürüye katılmamayı…Vasatın koynuna sokuluvermeni engeller. Kefeye koyduğun yükünü, dünyayla tartmanı öğretir. Ünsal Oskay’la vakit geçirmek, onurlu bir insan olmayı öğretir…
Ünsal hoca, hayatı hiçbir zaman dar kalıplar içinde değerlendirmedi, ayrıntılarda boğulmadı. Siyaset öncelikli cevapların peşinde koştu. Toplumsal ve tarihsel olanı siyasalla harmanlayarak aradı yaşamımızdaki yavanlığın nedenlerini. Toplumsalın dönüşümüne inandı. Bugünün düşünce insanına benzemezdi. Filozoftu. Kilimanjaro’dan gelen Nil’in ilk taşkınları gibi, daha başka bir yerlerde çağlayan, başka türlü bir adamdı. Onun için hayat üretmek ve paylaşmaktı.
Hastalandı. Üretemedi. Paylaşamadı. Gitti.

Bu yazı Hasan Araptarlı tarafından kaleme alınmıştır.